Bilgi paylaştıkça çoğalır

Takvim 30 Mayıs diyor. Gece oldukça sıcak ve apartmanın hava boşluğuna açılan penceremden pek serinlik gelmiyor. Masamda değil yatağımda çalışıyorum. Aldığım notlara bakıp kesinlikle belirtemesem de üç gündür evden çıkmamış olmalıyım. Yarın ne yapacağımı bilmiyorum. Ondan sonraki gün için de planlarım yok. Bunlar esas mesele değiller. Muhtemelen unutulması gereken en basit ayrıntılar ancak ben durum hatırlatması yapıyorum.

Şu sıralar hafızama fazla güvenmiyorum. Ya anıları tamamen siliyor ya da başka başka şeylerle karıştırıyor. Henüz yakınlarımın isimlerini unutmuş değilim. Şahsen önemsediğim görüşmelerimi kaçırmadım. Yanlış anlamayın; dalgınlıkla binmemesi gereken otobüslere binip uyuyakalan tiplerden değilim, alışveriş yaptıktan sonra pekala para üstünü bekliyorum, arkasından atıp tuttuğum insanların yüzlerine karşı gaf yapmıyorum. Rus edebiyatı denince yüzeysellikten sıyrılıp Karamzin,  Leskov, Averçenko ve Doroşeviç diyebiliyorum. Beni onlarla tanıştıran öykü antolojisini anımsıyorum. Tüm bunları sıralayınca minnettar olmamak elde değil. Yine de beni ucuz polisiyeler okumaya iten ve özlü sözlerden etkilenen bir ağırlık var. Bilirsiniz; doktorlar sürekli vitaminler verirler, istirahat derler. Aradan aylar geçer. Doğum gününüzü kutlayanlar olur ve yeni bir sevgiliyle birkaç ayı daha atlatırsınız. Her şeye alışırsınız ve artık vitaminlerin yerini uyuşturucular alır. Yasal olanlar ve olmayanlar. Bu hayatın nereye varacağı belli olmayan merdivenlerinden yalnızca birisidir. Sebebi siz olabilirsiniz. Sebebi o olabilir. Sebebi herhangi birisi olabilir ve sona doğru hiç farketmez çünkü öylesine çürümüşsünüzdür ki sebepleri düşünecek halde değilsinizdir. Gündüze uyanmak maksadıyla gözlerinizi açtığınızda kopkoyu gecedir. Şehrin bir yerinde borçlunuz sizi bulmuştur. Cenazenin sabahı hergün ziyaret etmeye yemin ettiğiniz annenizin mezarını unutmuşsunuzdur. Prenses veya yamyam. Ne kadar sıkıntılı gelse de yaşanıyor bunlar ve ben doktorun tavsiye ettiği vitaminlere karşın özde bir dirilik hissedemiyorum. Aynanın karşısında bakıyorum suratıma ve yüzümün solunun çöktüğünü görüyorum. Bu benzetme veya mübalağa değil. Alnımın solundan başlayan, bir heyelan gibi çeneme kadar inen bir çöküş. Onu-yüzümün solunu-tamamı ile kaybettiğimi düşündüğüm zamanlarda bile bazen, beni şaşırtıp toparlıyor kendisini. Yorgunlukla ise tekrar kaybediyorum. Ruh gibi, inanç gibi, ümit gibi birdenbire oluyor ne oluyorsa ve kum gibi kayıp gidiyor. Kızımı düşünüyorum. “S*kt*r” diyorum içimden; “bir kızım yok ki!”. Sonra yeniden, bu sefer daha sakin bir s*kt*r çekiyorum; “evli bile değilim.” Yadsınamaz bir derinliği var her insanın ve o derinliği yaşadığı hayatın tekdüzeliğine karşın öyle acımasızca ve masumiyetle dolduruyor ki; korkunç! Saklanacağı, kaçacağı her şeyi oraya inşa ediyor. Sürekli o çocuğu düşlüyorum. Odanın kapısında durmuş, ağlamaklı gözlerle bana bakıyor ya da ben kızımın yanında durmuş odada ağlamaklı gözler arıyorum. Ya da Sapgir’in yazdığı gibi;

“İşte böylesine
Korkunçtu efsane!
İşte böylesine
Güzeldi prenses!

Ama, belki de, her şey tam tersi olmuştu:
Korkunç bir
Prenses vardı,
Çok güzel bir
Hava vardı.”

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuEv
Sonraki konuOrganikinsan, Klaket Aktüel dergisinin Ekim sayısında!
"hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere 'evet' diyemiyorsak, her şey olanaklıdır, her şey önemsizdir... kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici bir istektir." Albert Camus

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here