Bilgi paylaştıkça çoğalır

“Çanakkale filmleri” hakkında konuşmak istiyoruz. Bir Türk olarak Çanakkale Zaferimizle övünüyor, hikayeler, kahramanlıklar anlatıyoruz; zaferi kutluyoruz, türküler söyleyip, şiirler yazıyoruz ve bizim de konu aldığımız ve eleştirisini yapacağımız filmler çekiyoruz.
Multimilyarlık film sektöründe ne gibi paralar döndüğünü az çok hepimiz biliyoruz. Bugüne kadar yapılmış kötü Çanakkale filmleri kısıtlı bütçe bahanesiyle hoş karşılandı.

Şimdi “Çanakkale 1915” filmine biraz yakından bakalım.

Yönetmen: Yeşim SEZGİN

c1

 

Çanakkale filmlerinde en zor olan şey kötü senaryo yazmak olsa gerek.  Çünkü  Çanakkale Savaşı  ile ilgili çok fazla anlatılacak hikaye var. Çanakkale 1915‘in hakkını yemeyelim, zoru başarmış. Tarihi o süreci kısa kısa bölümler halinde anlatmış; tarihi, günü ve hatta saatleri vermiş.

Hikaye ise diyaloglarda kalmış. Askerleri tanımıyoruz, onların birisinin bile hayatını bilmiyoruz. Onların hayatları hakkında endişeye kapılmıyoruz. Onlar film için sadece birer asker. Film kamerasını sadece Osmanlı askerine çevirmiş, düşmanı görmüyoruz bile. Düşman gemisinde generaller oturup konuşmasa (ki bu da en fazla 1 dakika sürüyor) gemide düşman var mı, yok mu, ne yapıyorlar bilemeyeceğiz.

Savaşı göremiyoruz. Bombalanan yerler dışında komutanların konuşmalarından savaşın seyrini anlamaya çalışıyoruz. Kamera komutanların karargahlarına gidip duruyor. Siperlere gidiyoruz, komutanların yürek verici konuşmalarına… Hiçbir askerde korku yok, panik havası yok. Komutan gaza getirirken bile ”Onlar öldürmeye biz ölmeye geldik!” (Bu da nasıl bir yüreklendirmeyse artık!) gibi laflar ediliyor. Sanki savaşı kazanacaklarını biliyorlarmış gibi rahatlar. ”Onların topları varsa bizimde dua eden analarımız var !” 

Kamera düşmanın cephesine gitmediği için onların anaları yokmuş hissine kaptırılıyor. Düşmanı filmde hiç tanımıyoruz. Onlar robot gibi gelip çıkartma yapıyor, kürek darbeleriyle ölüyorlar. Onların korkuları hisleri yok. İki siper arasında Osmanlı askeri yaralı düşmanı diğer sipere götürürken düşman teşekkür etmiyor. Onu geçtim yaralı adam da teşekkür etmiyor.

“Siperde şehit olacağı inancıyla kendini motive edebilen, dine sarılan, kafayı yiyen, Kanlar içindeki denizi, toprağı, savaşa ‘Hoca’ olduğu için gidemeyen adamı, savaşa ‘Hocayım’ diye gitmeyen adamın kendisinden utanmasını, kurşunun kurşuna çarptığı o cehennem gibi ortamı gösteremiyorsan. Yapma, İnsanların kitaplardan okurken gözlerinin dolduğu, kafasında canlandırdığı o görüntüleri kirletme.”

Keşke her savaş Çanakkale 1915’teki gibi olsa… Keşke askerin savaştan sonra sadece üniforması yırtılsa, ayakkabısının burnu açılsa… Yıllardır üniformaları ütülü, lekesiz askerlerin olduğu Çanakkale filmleri izledik. Çanakkale 1915’in onlardan bir farkı yok. Askerlerde ne bir çamur, ne bir bok , ne bir ter… Hepsi bayramlık çocuk gibi. Yüzlerinde sadece biraz kömür karası var.

Gelelim Seyit Onbaşı‘na. Seyit Onbaşı bu sahneyi izlese küfür edip giderdi herhalde. Onlarca askerin önünde Seyit sanki şov yapıyor. Vinç kırılmış, mermi kaldırılamıyor. Herkes kadere küsmüş gemileri seyrediyor. Seyit geliyor ve ”Yükleyin şunu sırtıma. Komutan sinirinden ağlıyor!” gibi bir konuşmayla kurşunu alıyor. Mis gibi yapmacıktan yamalı bembeyaz gömleği ile zorlana zorlana giderken, arkadaşları onu seyrediyor. Burnundan kanlar akıyor. Ne sahne ama!

Rezillik.

Her daim güneşli ve güzel bir havada sadece siperden ateş eden, nereye ateş ettiğini göremediğimiz Osmanlı askerleri, bolca komutanların konuşmaları, bolca “Allah yardımcımız olsun!”, bolca ucuz dram dolu bir Çanakkale filmi.

Şu ucuz drama bir bakın; yaşlı kadın komutanla görüşmek istiyor. Oğluna diktiği çorapları komutana veriyor, cephedeki askerlerin ayaklarını sıcak tutsun diye. Çanakkale Savaşı’nda 13 yaşında çocukların öldüğünü, öğrencilerin yem gibi kullanıldıklarını ve bunun gibi insanın yüreğini parçalayan olayları bilmesek belki bu sahneyi hoş karşılardık.

Sinema görsel ve görkemli olmalıdır. Eğer 250 bin belki daha fazla Osmanlı askerinin bir o kadar düşman ordularının öldüğü bu cehennem gibi savaşı hala temiz önlüklü hemşirelerle, ütülü üniformalı savaşa giden askerleri gösteriyorsanız bu saçmalıktır. 13 yaşında çocuk askerleri, bacağı, kolu kopan askerleri, umutsuzca köyünde babasını, kocasını ,oğlunu bekleyen kadınları gösteremiyorsan nedir bu? Türkiye’de sinema sektöründe büyük paralar dönüyor. En azından orijinal işler yapılabilecek paralar dönüyor. Bölüm başı 60 bin 70 bin alan oyunculardan bahsediliyor.

Peki ne izliyoruz ?

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here