Bilgi paylaştıkça çoğalır

Her yaz mevsiminin geleneğidir, şehirdışına kaçıp gerek kafa dinlemek gerek eğlenmek adı altındaki tatil. Ne kadar az stresli bir hayat yaşanırsa yaşansın insan bedeninin “Yeter!” deyip kaçmak istediği anlar çok da az yer kaplamıyor hayatında.

Tatile çıkma hazırlıklarında, yanımıza hangi kıyafetleri alacağımızı düşündüğümüz kadar hangi kitapları alacağımızı da düşünenler olarak bizler, böylesi anlarda tatlı krizler yaşayabiliyoruz.

Yaz tatilleri yeniliğe açıktır. Zihin kendini yenilemeye, bir nebze boşaltmaya hazırdır. Yeni insanlar tanımaya, yeni yerlerde yeni tatlardan haz almaya hazırdır. Ben de bu yenilenmeye güvendim bir yaz tatilinde. Ve sıfırdan bir kadını tanımaya karar verdim. Olabildiğince…

Nedenini hiçbir zaman net olarak söyleyemedim ama bu kadınla tanışmadan önce öyküleri tam olarak bağrına basamayan biriydim fakat Tomris Uyar, bana kısa hikayelerin kahramanlarını sevdirdi. Cümlelerinin derinliğinden korkmadan, usulca okudukça onu, o birkaç sayfalık hayatların içerisine dalıp farklı güzellikleri keşfetmemi sağladı.

2012’nin Temmuz’unda Fethiye’de, “Yaza Yolculuk” isimli öykü kitabıyla tanıştım bu güzel ruhlu kadın Tomris Uyar ile. “Gündökümü” isimli günlüğüyle de kendisine minik adımlarla yaklaştım.

Genelde insanların bir diğerine sevgi beslemesini, kendisinde zaten var olanları, karşısındakinin parçalarına benzetmesine dayandığını düşünürüm. Bu yakınlığın samimiyeti yabancılığı içermediği için olması gerektiği şekilde, normalliğinden ödün vermez. Fakat öte yandan, kendimizdeki boş parçaların bütünleyicisi olarak, bir diğerinin parçalarına ihtiyaç duyduğumuzu fark etmemizle ortaya bambaşka bir samimiyet, bambaşka bir sevgi çıkar. Burada bir çeşit yabancılık vardır. Fakat zaten durumun mühim noktasını oluşturan da budur. Baktığımızda yabancı olarak nitelendirdiğimiz o karşımızdaki bizde eksik kalmış, tamamlamak için köşe bucak aradığımız bir puzzle parçasıdır. Bu parçaların salt sevgiyle beslenmesi, samimiyet denen şeyin kelime bazında kalmayıp hat safhaya çoktan ulaşmasını sağlayacaktır.

İşte ben bu güzel kadınla kendimce samimiyeti bu aşamalardan geçerek, parçaları birleştirerek kurdum. Onu her okuyuşumda kendimle benzettiğim parçalardan çok, eksik kalan parçalarımı buldum.

O bilmese de, bizim yakınlığımız böyle başladı…

“Kimsenin renkleri gördüğü yoktu. Gün ışığında ya da gece yarısı, sokaklara uğrayıp nefes almaya çalışanlar, paçaları, etekleri çamura bulanmış asık yüzlü insanlar, eskimiş dış görünüşleri, boşalmış yürekleriyle bir zamanlar kendilerinin olan yorgun kalıplarını güçlükle sürüklüyorlardı.”

Yaşamın getirdiklerindendi belki, kimileri hayatındaki renkleri ikiye düşürürdü; siyah ve beyaz… Halbuki var olabilmenin tadıdır renkler. Can alıcı yansımalarıyla benliğimize güç katan renkler…

Tomris Uyar, içli bir şarkı gibi benim için. Ona ithaf edilen uyumsuzluk içerisinde derin melodileri barındıran, adını bilmesem de kulağımın yabancı karşılamadığı notaların birleşimi gibi.

“Yaşamak, gitmek demek onun için. Yeryüzü, iki deniz arasında bir nokta demek, iki kent arasında bir istasyon.”

Belki de uzun yolların ayaklarıydı bir zamanlar Tomris Uyar. Bir nedensellik içerisinde yaşamındaki yolların sonunu hiç göremedi.

Ama neticede, “Geçmişi düşünüp ağlayacak vakti yoktur onun.”

 “İyi ki.”

Günlüğünü okurken yaşadığımız semtin aynı olduğunu öğrendiğimde, sanki o bahsettiği Piyasa Caddesi’ne her çıktığımda onu görecekmişim gibi tatlı bir tebessümün esiri olmuştum.

Ve ben bu kadını, Piyasa Caddesi’ne yakın mesafede yemek yemek için gittiği yerlerden birinde oturduğu sandalyesinden “Bol buzlu bir aşk lütfen!” diye sesleniyormuşçasına hatırlayacağım.

Ölümünün 11. yılında sevgi ve özlem ile…

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here