Bilgi paylaştıkça çoğalır

(Bugünümün adı “Oğuz Atay’la Yaşamak” günü olacak yine. Elimde dolma kalemim var ve her yazdığım kelimeyi silebilecek bir lüksüm yok.  Anlatacaklarım yine o ve onun yansımaları şeklinde olacak. Vakit biraz erken. Sanırım yarım saate bitiririm yazacaklarımı.  Ardından da uykunun yolunu tutarım. Düşüncelerimin nasıl köreleceğini ya da neler hissedeceğimi bir bakayım da görelim bakalım.)

Oğuz Atay’ın kitaplarını şehir kütüphanesine bağışlamamdan bu yana tam 12 gün geçmişti. 12 gündür onu ben de yalnız bırakmıştım diğer herkes gibi. Ben de günlüğüne ilk başladığı günde (25 Nisan 1970), son cümlesinde seslendiği insanlardan biri olmuştum. “Canım insanlar. Sonunda bana bunu da yaptınız” dediği insanlardan biri de bendim artık.  Canım Oğuz Atay’ım. Sonunda seni ben de yalnız bıraktım. (Çünkü seni bile yalnız bırakacak kadar yalnız kaldım. En azından, senin dört duvar arasında farklı bir insan sesi duymayışının verdiği hisleri ben de hissediyorum. Bunu fark ediyor olmam vicdanımı rahatlatıyor.)

İşe gitmediğim Pazar günlerinde ister istemez bir Oğuz Atay ruhuna bürünüyordum. Bugün de o günlerden biriydi. Sabah ilk uyandığımda baba evinden kalma köşeleri çatlamış duvar saatim 9:42’yi gösteriyordu. Dün geceki yorgunluğumu üzerimden tam olarak atamamıştım. Yatağımdan güçlükle kalkıp buz gibi suyu yüzüme çarptığımda ancak kendime gelebildim. Sabahları kahvaltı yapmaya pek dikkat edemiyordum ben. “Kahvaltı sofrası” tamlamasına uyacak, o istediğim sofrayı hazırlayacak bir insanım da yoktu. O halde sabah kahvaltısı bana fazla gelirdi. Yakışmazdı belki de. (Ya da bunlar gibi bireysel yakıştırmalara sahip oluyordum hep.) Farklı bir insanla olabilecek olası bir muhabbetime tanık olmuyordu şu koltuklar. Kahve fincanlarımın bir başkası bir türlü kirlenmiyordu. Ne oluyorsa evde ya da eve ait gelişmiş her küçük eylemin her birinde hep tek bir kahraman vardı. O da bendim.

Sanırım Oğuz Atay’ı bu kadar çok okumuş olmam bende hep bir yalnız kalma isteği uyandırıyordu. Çünkü ölümünden sonra insanların beynine yalnızlık silahını çıkarıp sıkmış, ‘Bir kitap okudum hayatım değişti’ diyen yüzlerce insanda ayrı bir yer etmiş bir adam boş şeyler demiş olamazdı. Yalnızlığın her duygudaki yerini, beynimize işlemiş her düşüncesini ve yalnız bir adam ne düşünür, nasıl var olmaya devam eder, bunların hepsini Oğuz Atay öğretmişti onu okuyan insanlara. Onu, oturup birisi mutlaka dinlemeliydi. Dinleme eşsizliğini kazanmış diğer insanlar da benim gibi yalnızlığı mı seçmişti hiç bilemiyorum. Ama tahmin ediyorum ki benim bu halimi görselerdi bana saygı duymayı mahrum etmezlerdi kendilerinden.

Günlüklerime bile, son zamanlarda önüne geçemediğim bir Oğuz Atay tedirginliği ve özlemini yansıtıyorum.  “Yalnızlığın Güncesi” diye bir kitabım çıksa (bu kitap adını da ben uydurdum), kitabın çok satmamasını, ölümümden sonra insanların bana merak uyandırarak beni keşfetmesini isterdim.  Olacaksa yazarlığımın hikâyesi,  bu bile Oğuz Atay’la dolu olmalıydı. O herkesin yaşamak istediği lüks hayattaki insanların aslında ne kadar da zavallı olduklarını görebilmeliydi insanlar. Böyle istiyordu Oğuz Atay. Onun cümlelerini dikkate almalıyım, almalıyız.  Onu her an yanımızda taşımalıyız. Bakmayın siz, benim onun kitaplarını şehir kütüphanesine bağışlamış oluşuma. Elimin altında olsaydı Tutunamayanlar’ı benim neden Olric’im yok gibisinden sıkıntılara girerdim kesin. Olsaydı elimin altında Korkuyu Beklerken’i, her okuyuşumda,  neden bu kadar yalnızdın be adam diyerek içimdeki ağlama hislerime yine yenik düşerdim. Ben de isterdim sokaktaki mutlu insanlar gibi olmayı. Ama kaderimin yakıştığı hayatı bu şekilde yaşıyorum. Tanışmamalıydım o zaman Oğuz Atay’la. “Tutunamayanlar’ı mutlaka oku” cümlesini hiç işitmemeliydim. Bağımlılığım sona ermişti 12 günün sonunda. 13. güne yerinde bir kafayla, akıllı düşüncelerle sağlam kalabilir miyim bilemiyorum.

Bunları yazarken hiç fark etmemişim ama ben kendi kendimle konuşmaya başlamışım. Allah’ım neler oluyor bana. Günün geri kalanında neler olduğunu yazmamalıyım. Gecenin bu vaktinde elimden sağlıklı şeyler gelmez bunu hissedebiliyorum. Yarın’a kalabilirsem sevgili günlük, yarın sana gökyüzünden bahsedeceğim. Gökyüzünü göremesem bile yine de sana onu anlatacağım. Hem belki Turgut Uyar’dan Göğe Bakma Durağı şiirini de okurum bunun üstüne. İyi olur.

“Duvarların Ardını Göremeyen Bir Adamın Günlüğünden (16.09.2004)”

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here