Bilgi paylaştıkça çoğalır

Yaşamın ortasında yatan, kişinin ise kalbinde atan yerdir mahalle.
Sabah evden çıkar işe gidersin. Havasına güven olmayan şehirde ince giyinmişsindir. Daha mahalleden çıkamadan soğuk içine işlemeye başlar. Yağmur yoktur ama iliklerine kadar üşütür. Komşu teyzelerden biri evinin önünden geçerken balkondan görür ”Bak hele bu havada nasıl çıkmış dışarı, bekle hemen sana bir mont getireyim” diyip içeri girer. Arkasından bağırırsın, “Gerek yok hava öğleye açar, acelem var” der zor ikna edersin. Her ne kadar kocaman bir adam olsan da ellerinde büyümüşsündür. Hakkı vardır üzerinde. Kendi çocuğuna kızdığı gibi kızar, onu sevdiği gibi sever seni. Aynı şekilde korur kollar. Saflık vardır bu sevginin özünde o soğuk havada. Bedenin üşüse bile yüreğin ısınmıştır bir kere…
Bir evden cenaze çıktığında gerçek komşuluk o zaman gösterir kendini. Mahşer kalabalığı olur evin içerisinde. Kocası vefat etmiş, ağlamaktan bitap düşmüş kadının onca kalabalığa hizmet edemeyeceğini bilir komşuları. Herkes elini taşın altına koyar. Kimisi teselli edip birlikte ağlar, kimisi yiyecek içecek hazırlar. Yol yordam bilenler ise cenaze işlemleriyle uğraşır. Yalnız bırakmazlar merhumun eşini. Acılar bir başka paylaşılır böyle yerlerde…
Mahalle kültürü paylaşmak demektir. Sadece acıyı değil mutluluğu, aşkı, sevgiyi, kederi, cebindeki parayı, sofrandaki yemeği… Dolu gelen tabak boş gitmez mesela mahalle kültüründe. Komşuluk adabı öyle öğretilmiştir çünkü…
Güzeldir, sıcaktır küçük mahallelerde yaşamak. Yeni taşınan komşular çocuklarını rahatlıkla salabilir sokağa. Bilirler ki bütün gün kapı önünde oturan teyzeler, amcalar sahip çıkar onlara. Çocuk içinse mahalle kocaman oyun parkı gibidir. Bilgisayar başında beyin uyuşturan oyunları yoktur onların. Saklambaç, Dokuz Taş, Japon Kale, Seksek, İp Atlama gibi arkadaşlığı pekiştiren oyunları vardır.
”Kökülmek” diye bir kavram vardır mesela mahalle kültüründe. Cebindeki misketi elindeki futbolcu kağıtlarını sonuna kadar kaybetmek. Kumarın en saf hali bir nevi. Bilmediğin park ve bahçeleri keşfetmek, yolda gördüğün ağaçlara dalmak, plastik top için para birleştirmek, niyet çekip kutu kola çıktığında bayram etmek, anne eve çağırdığında yarım saat daha oynayabilmek için kendini parçalamak, kir, pas, yara bere içinde eve gidip ertesi gün oynayacağı oyunların hayaliyle uykuya dalmak…
Bir de çocuk uyutan anneler vardır. Onlar pek sevmez mahalle kültürünü. Çünkü mahalle kültürü demek, gürültü demektir. Gürültü minik bebeğin keyfini kaçırır. Minik bebek de sokakta oynayan çocukların keyfini…
Komşu teyze bakkala gönderdi mi, para üstünün kendine kalacağını bilir sokakta büyüyen çocuk. Bayramlarda hangi evden şeker hangi evden para geleceğini ezberler, arkadaşlarını ona göre organize eder.
Evlerden birine kamyonla kömür geldiğinde ergenliğe doğru uygun adımlarla ilerleyen güç gösterileri yapan çocuklar vardır. Kömürler kırılır, taşınır; gecenin sonundaki buz gibi kola tüm yorgunluğu unutturur.
Hiyerarşi vardır mahalle kültüründe. Mahallenin büyüğü oyun alanından geçerken oyun durur, verdiği selam alınır, geçmesi beklenir. Belli zamanlarda çocukları etrafına toplar, vatan millet sevgisinden tutun da büyüklere saygıdan, futbol kurallarından cinselliğe kadar birifing verirdi kendi minvallerince.
Futbolun kahvelerde izlendiği, sokaklarda oynandığı, amatör liglerde yaşandığı, komşunun evinde ne pişirildiğinin bilindiği, çakmak gazı dolduran amcanın sigaranızı yakmak için ateş istediğinizde sattığı şeyi bedava verdiği, pencerenizin önünden bakkal sepetinin sarktığı, kulağınızda çınlayan, sokaktan geçen ve ne dediği anlaşılmayan “Rrrrrrrwwwdacııııııııı” diye bağıran hurdacı, mısırcı, sebze – meyveci, simitçi ve eskicilerin içinde devamlı dolaştığı yerdir mahalle.
Gece kafanı yastığa koyduğunda bu kargaşanın içinde nasıl huzur içinde uyuduğunu, nasıl dinç kalktığını bilemez insan… Aslında mahalle kalabalığın, keşmekeşin içindeki huzurevleridir…
Belki hayat şartları daha zordur ama daha tatlıdır böyle yerlerde yaşamak. Başın sıkıştığında, çaresiz kaldığında yardım elinin uzanacağını bilerek güvende yaşamanın verdiği huzur çok başkadır.
Şimdilerde kocaman sitelerde yıllardır üst katımızda oturan, sabahları işe giderken otoparkta karşılaştığımız komşumuzun ismini bilmeden yahut hasta olan alt komşunuz için bir tencere çorba kaynatıp “Geçmiş olsun”a gitmeden geçiyor ömrümüz. Gitgide yaşadığımız evlere benziyoruz. Görünüşleri güzel cakalı, fiyakalı ama ruhu olmayan beton yığınlarına.
Birçoğumuz gökleri delen evlerde sitelerde oturup, “nezih ortamlarda” güzel kadınların, yakışıklı erkeklerin arasında, kalçamızı rahat deri koltuklara koyarak, lüks içinde bir hayat geçirmek için çalışıp didiniyoruz. Paranın satın alabileceği tüm olanaklara, konfora, imtiyaza sahip olsak bile bir şeylerin eksikliğini her zaman hissediyoruz…

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuBüsbütün Umut, Büsbütün İnanç
Sonraki konuSO WIE LEONARDO SEINE MONA LISA HAT, HAT GAZIANTEP SEINE ZIGEUNERIN! – MEHMET EMİN ARICI
11 Ekim 1982 yılının serin bir son bahar akşamında doğmuşum. Hayalim futbolcu olmaktı.. En büyük tutkum ise Beşiktaş. Çocukluğum, dünya kupası heyecanına eşdeğer mahalle maçlarının Şifo Mehmet'i, Sarı fırtına Metin'i olmakla geçti. Profesyonel futbolcu da oldum ama uzun sürmedi, benim futbolu sevdiğim kadar onun beni sevmediğini fark ettim. Özel bir firma bünyesinde fotoğrafçı olarak çalışmaktayım. Aynı zamanda Boxer dergisinde köşe yazıları yazıyorum.

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here