Bilgi paylaştıkça çoğalır

“Sürpriz doğası gereği antidemokratiktir, dayatmacıdır.” dedi yanındaki. Bunları söylerken yarı açık pencereden içeri sızan esintinin kendini üşütmüş olduğunu fark etti. Son birkaç saattir üzerlerine çökmüş olan sessizlik, birkaç kelimelik insan sesiyle ve pencere camının rüzgârdan titremesiyle yerini mırıldayan bir gürültüye bıraktı. Rüzgarın pencereye vurduğu sert darbeler, biraz sonra yağacak olan yağmurun habercisiydi. Bu habere inanmış gibi birbirlerine baktı iki arkadaş. Çok geçmeden aralarından esmer olanı ötekine biraz dışarı çıkıp yürümesi gerektiğini söyledi. Diğeri de fazla kurcalamadan onayladı bu isteğini. Esmer olanı evden çıkarken öteki okuduğu edebiyat dergisine kafasını gömmüş, adeta derginin içindeki yazılanlarda kendine de bir yer arıyordu. Arkadaşının üzerine doğru yorgun bir gülümseme bıraktı esmer kadın. Bunu yaparken hüznüyle sevincinin kesiştiği uzun ve ufuksuz bir yolda hissetti kendini. Ya da öyle hissetmek istedi. (İnsandı işte, anlaşılamıyordu çoğu zaman.)

Kendini sokağa attığında bir an duraksadı, çevresine bakındı. Güneş bir taraftan pembeleşmiş son ışıklarını saçarken yeryüzüne, ay büsbütün beyazlığında, her günkü tahtına usulca ilerliyordu. Böylesine bir tabiat raksının altında şehir yine aynı heyecanını yaşıyordu. Bariz farklılık göremedi. Çok geçmeden yağmur da katılmıştı bu tabiat raksına. Kendine göre bir şarkı fısıldamıştı sokaklara. Sokağın kenarında tembelce uyuklayan başıboş köpekler birlik olup kendilerine daha sakin, daha kuru bir yer aramaya koyulmuşlardı. Kaldırımın yolla bitiştiği tümsekte ekmek teknelerini kurmuş seyyarlar, sattıkları malları yağmurdan koruma telaşına düşmüşlerdi.

Bir süre sonra etrafındaki olan bitenle tanışma faslının bittiğini düşündü. Yağan yağmurun çukurlarda oluşturduğu su birikintilerine basa basa ilerledi. Aklı başında bir insan bu birikintilere basmamaya özenle dikkat ederdi. Ama o, son zamanlarda içinde bulunduğu boşluğun verdiği dalgınlıkla basmıştı. Bıkkın ve her şeyi oluruna bırakmış havasıyla toplum dediği insan kalabalığı içinde, kendisine yakıştırılan inatçı elbisesiyle ilerlemeye devam etti ıslanmış sokakta. Son zamanlarda günün hep aynı vakitlerinde böyle dolaşmaları âdet edinmişti kendine. Her seferinde aynı sokakları kullanıyor, aynı dükkanların insanlarına selam veriyor ve yine aynı sokakta da içinde topladığı hüznü yerine bırakıyordu.

Yağmur ve toprak kokan ıslak sokakta eşit uzunluklarla attığı adımları, bir süre sonra kırmızı zemin üzerine siyah renkte bir yazıyla yazılmış olan Tiyatro Kafe’nin önünde durdu. Arkadaşı birkaç sohbette ismini anmıştı bu kafenin. Güzel bir yer olduğunu, Sakarya’ya yolu düşen her insanın mutlaka gitmesi gerektiğini duymuştu. İster istemez bir merak oluştu içinde ve tereddüt etmeden içeri girdi. İçeride birkaç arkadaş grubunun çekildikleri köşelerde sohbetlerini kaynattığını, ara ara da kahkakalar attıklarını gördü. Kafenin bir köşesinden sesi sakince gelen bir şarkı tanıdık geldi kulağına. Geçmişini düşündü bir an. Herkes tarafından pohpohlanarak sürüklendiği geçmişini… Acı acı gülümsemeyi yakıştırdı kendine bunları düşünürken. Tam bu sırada kafede çalıştığı, üzerindeki önlükten anlaşılan bir genç adam fark etti onu. “Hoş geldiniz, şöyle buyurun.” dedi. Gök mavisi rengindeki masayı işaret ediyordu parmakları. Tebessümle oturdu kendisine gösterilen masaya. Gözleri karşı duvarda asılı duran Ediz Hun tablosuna takıldı bir an. Yaşanmışlık ve şöhret kokan ellerini düşündü. Yeşilçam’ın terk edilmiş sokaklarında, çaresiz ve bir başına kalmış olabilme ihtimalini düşündü. Yakıştıramadı ona böylesine bir rolü.

Başını iki elinin arasına aldı sonra. İyi olmadığına kanaat getirmek için son birkaç saatini getirdi gözünün önüne. Sokaklardan geçerken gördüğü başıboş köpeklerden farkı yoktu. Derin bir boşluktaymış hissi onu tastamam sarmıştı. Bir yandan da kendi kendine konuşuyordu. “Hayat zaten bir köşe kapmaca değil miydi ? Terk ettiğim sokakları başkaları tepelemez miydi her seferinde? Ve o sokaklar da insana boşlukta dolanıyormuş hissi vermez miydi? Elbette ki verecekti.” O böyle kendine anlam vermeye uğraşırken, biraz önceki genç adam dikildi ayak uçlarının dibinde. “Siz iyi misiniz hanımefendi?” diye sordu. Bunu sorarken tedirgin olduğu gözbebeklerinin büyümesinden anlaşılıyordu. Başını sarmış olan iki elini masanın üzerine koydu esmer kadın ve genç adama doğru baktı. “Her şeye rağmen geçiyor zaman. Bir şekilde geçiyor. Ve biz her gün ölüyoruz. Sevdiklerimizden, sevmek istediklerimizden uzak kaldığımız her gün bizler biraz biraz ölüyoruz.” diye cevap verdi. Genç adam ilk başta bir şey anlamadı onun dediklerinden. Ardından sözlerine devam etti. “Hayat çoğu zaman küstah aslında biliyor musun? Seni bir uçuruma sürüklediğinde karşına geçer ve çıkarır bir sigara yakar. Dumanını üfler suratına. Ben böyleyim, kazanan ben olurum hep, der. Sen de susup kalırsın. Sen zaten hep susmuş kalırsın. Harcayacak kelimen olmaz o an cebinde.” dedi yaş dolu gözlerle. Elleri titremeye, tedirgin olmaya başladı genç adam. En son birkaç yıl önce böylesine acı konuşan birisinin karşısında bu hale düşmüştü. O sıra birdenbire ayaklandı esmer kadın. Ediz Hun’un ellerini bir kere daha düşündü. Arkalardan gelen tanıdık sesi, kulağı tekrar aradı ama bulamadı. Eşit aralıklarla attığı adımları bu sefer onu dış kapıya doğru götürürken bir yandan da kendi kendine mırıldanıyordu. Aynı ağızdan duyduğu bu birkaç cümle kafasına tam manasıyla kazınmıştı artık genç adamın.

Hayat bir köşe kapmaca değil miydi zaten?

Terk ettiğin sokakları başkaları tepelemez miydi her seferinde?

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here