Bilgi paylaştıkça çoğalır

Annem her zaman televizyona yakın oturmamamı söylerdi. Gözlerim bozulurmuş. Televizyonun karşısında yemek yemememi söylemeyi de pek severdi mesela. Oysa bu güne dek bir defa bile boğazıma yemek takılmışlığı yoktur. Küçüklüğümde, eve gelir gelmez üstümü bile çıkarmadan sihirli kutunun başına geçip bağdaş kurardım. Seçebileceğim altmış iki farklı dünyadan biri elbet beni cazibesinin altına alırdı ve artık ben, ben olmazdım. Sabahki matematik sınavından sınıfın en kötü notu benim almış olduğumun bir önemi yoktu, bir tuşa basıyordum ve artık ben bir astronottum.

Mars’ın çilekli tozlarına ayağımın ucuyla ismimi yazarken Ali de, cebindeki otuz altı elma da cehenneme gidebilirlerdi. Şimdiyse televizyonun karşısında oturmuş; ekranından uzun saçlı, yırtık kıyafetli bir adamın bir şeyler yiyişini ve siyah, yoğun bir sıvının göz çukurundan çenesine doğru akıp incelerek sicim gibi fayanslarla birleşmesini izliyorum. Hatıralarım, başımın ağrısı şiddetlendikçe biraz bulanık geliyorlardı.

Annem…

Annem her zaman devletlerin nüfusu kontrol altında tutmak için en zararlı uyuşturucuları bilerek yasaklamadıklarını söylerdi.

Örneğin alkol.
Örneğin mastürbasyon.
Örneğin televizyon.

Tırnaklarımın altlarına yapış yapış bir şeyler doluyordu ve ellerim giderek ağırlaşıyorlardı. Ekrandaki adamın kaşları çatıldı, tıpkı benimkiler gibi, bir şeylerle kaplı parmaklarının arasından çıkardığı; içi simsiyah göz çukurundan boşalmakta olan sıvının aynısıyla kaplı, özünde beyaz misketi dudaklarının ucuyla emiyordu. Sabah içmiş olduğum kahvemin tadı genzimde acı-ekşiydi, avuçlarıma tuzlu tuzlu terliyordum. Kısmen izlemekte olduğum şeyden, kısmen de başımın ağrısından öğürmemek için dişlerimi sıktım.

Dudaklarımın arasından bademciklerime doğru jöleyle kaplı incecik bir jelatin kayarak ilerliyor, boğazımın arkasına yapışıyordu. Yapış yapış parmaklarımı ağzıma götürdükçe ekrandaki adamın ısırmış olduğu gözün içerikleri; ağzımda, birilerinin yaşlı ve bunamış teyzesinin hazırlamış olduğu, etli kısımları az pişmiş, tuzsuz ve olması gerektiğinden çok daha sulu bir akşam yemeğiydi.

Kısacası, biraz daha anlatsam muhtemelen hayatınız boyunca bir daha asla işkembe çorbasının yanına bile yaklaşmazsınız.

Gözümü ekrandaki diğer gözden ayıramıyordum. O, parmaklarında kalan yapış yapış kanları, küçükken kek hamurunu yaladığımdan çok da farksız olmayan bir şekilde temizlerken; ben yüzümde hiçbir ifade olmadan gizli bir şaşkınlıkla karışık tiksinti içerisinde onu seyrediyordum.

Sonra arkasındaki koridorda bir şeyler hareket etmeye başladı.
Önce bembeyaz, yapay bir ışık; ardından da bir polis memurunun o yaklaştıkça belirginleşen rozeti, ardından da ikinci bir polis…

“- Amirim, kayıp şahsı bulduk, kendi evinde. Merkeze getiriyoruz.”

Ekranımdaki polis silahını indirirken bir yandan da telsizle konuşuyordu. Odayı, telsizin o ne olduğunu yalnızca polislerin ve taksicilerin anlayabildikleri ses karmaşası doldurdu birkaç saniyeliğine.

“- Kapalı televizyona öylece bakıyor. Herhangi bir tepki vermedi. Evde elektrik yok.”

Migren ağrıları çektiğim zaman, tüm ışıkları kapalı bir odada oturmamı söylerdi annem. Bu seferki ağrıların süreleri günleri bulunca da, bütün şalterleri indirmiştim. Polis, ekrandaki adamın yanına elindeki kelepçelerle yaklaştı. Elinde tuttuğu,  o sırada yemekte olduğu şeyi görünce birkaç adım geriye sendeledi, kusmaya başladı. Halımın karanlıkta siyah beyaz desenleriyle polisin çıkarmakta olduğu akşam yemeği birleşirken, ekrandaki yansımam bana baktı ve gülümsedi. Başımın ağrısı geçmişti.

Bu güne dek televizyonun karşısında yemek yemekten kimsenin başına bir şey gelişine tanık olmadım. Ekranın en dibine oturmaktan kör de olmadım, hatta kalan tek gözüm de gayet güzel görüyor. Ama yine de dikkat edin, çok da yakından bakmayın.

Kim bilir?
Belki bir gün yanlışlıkla kendinizi görebilirsiniz.

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here