Bilgi paylaştıkça çoğalır

Dünya, siyah ya da beyaz yaşayan milyonlarca ön yargılının ellerinde şekilleniyor. Yıllarca süren savaş ve dökülen kan da durduramadı bu canilerin insan israfını. Hiç aklınıza geldi mi çocukların gökkuşağına olan aşkının manasını? Ruhu tertemiz olanların renk ahengiyle niçin gözlerinin kamaştığını? Çünkü insanın en kirlenmemiş halini bilir yağmur sonrası açan onca ışık hüzmesinin kirlenmemişliğini, tetiğine basılan milyarlarca silahın barut kokusunun sinmemişliğini, renkleriyle barışık bir geleceğin en saf izini… Yıllarca birbirini doğramış acı çektirmiş insanların kan kırmızısına inat eden tüm diğer renklerin pervasızca kendini vitrine edişini… Bir çocuğun gözlerinden bakmaya kör olduğumuz andan itibaren renklerden kırmızıya kokulardan barut kokusuna aşina olduğumuza isyan edercesine, binlerce masum bakışı üzerine kilitleyen o alameti farika, neden çocuk gözlere öylesine alacalı, öylesine mutlu görünür anlamak gerek.

Kurduğumuz hayallerin döküntüleri arasında yetişen kadrolu yalancılarız her birimiz. Yaşam denen ağırlığın tahmini hafifliğine aldanırken yıllar boyu, kaplanın önüne atılan birer et parçası oluşumuzun en ağır gerçekliğiyle afallarcasına bir başımıza kaldık sokaklarda. Sokaklar, tüm bu yamyamlığın en derin ısırığına bir sahne iken, oynamak istemeyenler oldu, bir köprüden ya da bir binanın tepesinden kendilerince sonsuz huzura atladılar. Takati kalmayanlar kendilerince özgürlüğe ulaştılar. Haksız görebilmek bir tarafa, özenenler olmadı mı çoğu zaman? Bir defteri açmamacasına kapayabilenlerin cesaretini aşağılamadık mı?Uzaktan uzağa, ne derdi var gencecik yaşta dedik de, aslında tüm bu formalite sözlerin bir kendimizi kandırmaya söylenmiş içi boşluğuna düşmedik mi çoğu zaman?

Hayat, kaybettiğin kadar kazandığın, kazandığın kadar kaybettiğin sonu olmayan caddelerin sokaklarıdır. Yalnız kalmaktan korktuğumuz için çıkartamıyoruz üstümüze biçilen bu piyon kıyafetini. Sahtelikler içinde ayakta durmaya çalışan bir hacıyatmaz kadar yapay bir çaba ile var olmaya çalışıyoruz. Olan bitenin monotonluğunu değiştirilemeyeceğine inanan öylesine umutsuz vakalarız işte. Bazılarımız çok kazandı bazılarımız az, ama hepimizde aynı tahribat. Ruhumuzun en derininde ve temelinde öylesine durmakta… Atmaya ve susturmaya niyetimiz olmadıkça mezara derin sahte bir yüz ifadesi ve dalavereci olarak gömüleceğiz. En güzel sebzeleri yiyor en tarz elbiseleri giyiyor en kaliteli mekanlarda gezip en harika yerleri görüyoruz. Kendimiz olamıyoruz bir başkasıyız. Enleri yaşayanların hayatlarını çalmaya mecbur bırakılmışız. Bu hayatın peşinde ömürler çürüttük. Enlere ulaştıkça bir o kadar memnuniyetsiz gözlerimizi daha enlere çevirdik. Sonsuz bir açlık hissi beynimize kazınmış, acıkmadan aç taklidi yapmaya öylesine alıştık ki, doymayı da unuttuk aç insana inanmayı da. Profesyonel yalancılar olduk kimselere inanmayan. En ilkel içgüdü ve dürtülerimizin peşinde, ileri gitmeye çabalarken, aslımızın kaplanlarla dolu arenasına kolumuzu bacağımızı teslim ettik. Soluk soluğayız. Yorulduk, çok yorulduk. Tükendik. Huzurun o tatlı sakinliğine kilometrelerce ışık yılı uzaklaşırken başını kaldırıp gökkuşağını görmeye çalışan çocuklardan bi haber olduk…

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuWinterson’dan Biyografi Yazmak Hakkında 5 İpucu
Sonraki konuWenn Gleichberechtigung Etwas Berechenbares Wäre
11 Ekim 1982 yılının serin bir son bahar akşamında doğmuşum. Hayalim futbolcu olmaktı.. En büyük tutkum ise Beşiktaş. Çocukluğum, dünya kupası heyecanına eşdeğer mahalle maçlarının Şifo Mehmet'i, Sarı fırtına Metin'i olmakla geçti. Profesyonel futbolcu da oldum ama uzun sürmedi, benim futbolu sevdiğim kadar onun beni sevmediğini fark ettim. Özel bir firma bünyesinde fotoğrafçı olarak çalışmaktayım. Aynı zamanda Boxer dergisinde köşe yazıları yazıyorum.

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here