Bilgi paylaştıkça çoğalır

”Şimdi Dublin’de olmak vardı anasını satayım!” Geçen gün eve doğru çıkarken sokağın başında gördüğüm ”Guinness” tabelası birden anılara daldırdı beni. Birkaç yıl önce Belfast’ta Erasmus yaparken ne zaman canım sıkılsa Dublin otobüsünde bulurdum kendimi. O neşeli sıcakkanlı insanlar, küçük şirin binalar arasında İstiklal’de yürüyor gibi hissederdim, Belfast‘ın yalnız ve sessiz sokaklarından sonra. Herkesin harika zamanlar geçirdiğini iddia ettiği değişim programı sürecim mutsuzluk ve üzüntü barındırmaktaydı zira. Ama Dublin‘deyken herşeyi unutur, hayata tekrar bağlanırdım.
Otobüs garından bir yol tutturdun mu kendini geniş ve uzun bir caddede bulurdun, her yanda sokak müzisyenleri, ellerinde biralarla neşe saçan. Caddenin devamında karşılaşılan sakin, durgun bir o kadar da amaçsız gibi görünen bir nehir çıkardı, köprüsünde fotoğraf çektirmek klasiklerden sayılan. Köprüyü geçip biraz daha yürürsen cennetten bir köşe karşılardı seni. Rengarenk ikinci el dükkanlar orada anında içine çekerdi. Fiyatları oldukça çeşitli olan bu dükkanlarda Chanel’de bulabilirdin Versace de. Ben dayanamayıp hala bile giymeye kıyamadığım birkaç giysiye sağlam paralar harcadığımı hatırlıyorum.

Dublin’e her gidişimde farklı bir yönünü keşfetmiş olsam da en büyük maceralardan birini Aziz Patrick Günü’nü kutlamaya gittiğimde yaşadım. St. Patrick’s Day (Aziz Patrick Günü) İrlandalıların büyük bir heyecanla kutladıkları bir karnaval. Her yeri dört yapraklı yoncalarla bezeli yollarda çeşitli kılığa girmiş kişiler, şehrin en işlek caddesinde geçit töreni yapıyor, kenarlarda ise sabahın erken saatlerinden itibaren bira içmeye başlayan halk büyük bir coşkuyla onları izliyor. Yeşil biralar, yeşil donutlar, şekerlemeler; etraftaki her şey yeşile boyalı o gün. Dünyanın pek çok farklı yerlerinden sırf bu karnavalı izlemeye gelenler var; benim şahsi fikrim ise gayet güzel ve eğlenceli olduğu yönünde.

Arkadaşım ve ben karnavalın ardından etrafı keşfetmeye dalınca saatin nasıl geçtiğini fark etmemişiz. Son otobüsü kaçırdığımızı görünce bir anda paniğe kapılıp harıl harıl hostel aramaya koyulduk; fakat böyle bir günde boş oda bulmak imkansızdı. Önceden rezerve ettirdiğimiz hotel de bizi almayınca ağlamalar mı dersiniz o çaresizlikle neler neler.. En son bizi Dublin’in dışında Malahide isimli bir yere göndermeyi teklif ettiler, mecburen kabul ettik. Malahide’a vardığımızda içinde bulunduğumuz hüzünlü ruh hali bir anda inanılmaz bir mutluluğa dönüşüverdi. Kalacağımız yer olan The Grand Hotel Malahide öyle muhteşemdi ki içine adım attığınız an kendinizi Titanik zamanlarında buluyordunuz. Objeler, ağır gösterişli perdeler ve barında sohbet eden, çoğu 45 yaş üstü aileler adeta zaman tüneli hissi yaratıyordu. Odadaki yatak oldukça konforlu, çay ikramı ise gayet inceydi. Bizim gibi backpacker’lar için çok çok fazlaydı denebilir kısaca.

Ertesi sabah etrafta ufak bir gezintiye çıkınca Malahide’ın şehrin dışında kalan, yelken kulüplerine ayrılmış biraz elitist bir bölge olduğunu anladık. Deniz kenarında dinlenmek için oturup dinginliği ve huzuru bünyemizde doyasıya hissetmenin ardından Malahide Kalesi’ne doğru yola koyulduk. Geniş ve yeşil bir parkın ortasında kalan bu alan boş zamanları olanların en sık ziyaret ettikleri yer.
Dönüşü hiç istemiyor olsak da Malahide’dan Dublin’e gözleri şenlendiren bir manzara eşliğinde yaklaşık iki saat süren bir tren yolculuğu gerçekleştirdik. Sonradan düşününce tüm bunların sadece 24 saat gibi bir zaman diliminde yaşanmış olması oldukça hayret verici geldi bize.
Son olarak, meraklısı için Dublin’de mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerler arasında Guinness Store, botanik bahçe ve Aziz Patrick Katedrali sayılabilir.
Peki ben bunları ziyaret ettim mi? Hayır. Neden mi? Çünkü Dublin sadece sokaklarında dolaşırken ve parklarında otururken bile tatmin etmeye yetiyor insanı.

fest2 fest1 street1

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuYol Üçlemesi
Sonraki konuVeli’nin Hikayesi

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here