Bilgi paylaştıkça çoğalır

Bir Haziran akşamı.

Hava ılık.

Gökyüzünün maviliğini görmemize sebep olanı kaybettiğimiz an, günün rutininden kaçma hissi daha da artmak zorundaymış gibi geliyor. Belirli kurallar içerisinde yapmak zorunda olduğumuz tekdüzeliği, aslında bir diğer rutinin içerisine girerek kapatmaya çalışır gibiyiz. Bu tekdüzelikten kaçıp, aslında bir başka rutinin içerisine girme çabamız da kimi anlarda kendimizi kandırmamıza sebep…

Üzerine basınca ayak bileğimizin burkulduğu, kırık taşlarla dolu yollarda yürümenin bize iyi geldiğini düşünüyoruz kimi zaman. Gerçekten iyi geliyor mu bilmiyoruz fakat düşünüyoruz. Tüm yarattığımız durumların anlamlarını bizati olarak bizler oluştuyoruz. İyi/kötü şeylere tüm anlamları yükleyen, ayağı yerinden çıkmış taşa takılınca düşeceğini hissedenler olarak bizleriz. Ne de olsa zihnimizin patronlarıyız.

İşte böylesi tekdüzeliğin içindeyken, yerinden çıkmış taşlara basıp burktuğum ayak bileklerim beni bir adamla tanıştırmak ister gibi çiziyordu yolunu. İncinmelerine rağmen hızları kesilmemişti. Ellerime komut veren aklım değil de ayak bileklerimdi sanki. Öyle hükmetmişlerdi bedenime. Tüm bu komutlardan sonra ellerim bir kitaba dokundu ve ben o adamla tanıştım: “Bilge Karasu”

“Ne Kitapsız Ne Kedisiz” isimli kitabının içerisine yer alan “Dostlar Üzerine” Diye Söze Girişerek başlığı altındaki cümleleriyle tanıdım bu adamı. Ve öyle güzel cümlelerle karşılaştım ki, “ayak bileklerimin” beni yönlendirmek için neden bu kadar beklediklerine bir sebep aramaya koyuldum. Yersizdi belki ama ben yine de düşündüm.

Deneme içerisinde dostluk kavramı, özellikle konuya girişi ve konudan çıkışı noktalarında muazzam bir şekilde işlenmişti. Hislerime dokundu.

Üstünde durduğum cümleler daha çok bu dostluk adı verilen kavramı anlamaya ilişkin olanlarla alakalıydı. Bir düşünün, dermişçesine olan bu cümlelerde bir müddet asılı kaldım.

“Birbiriyle çok az konuşarak, bakışmakla yetinerek -neredeyse!- anlaşanlar olduğu gibi, durmadan çekişerek, biribirine takılarak, biribirini eleştirip yererek, tek yönlü ya da karşılıklı saldırganlığın yırtıcılığa dönüşevereceği noktanın kılpayı berisinde kalarak anlaşanlar da var; biri ötekinde sonuna dek eriyerek, ya da biri ötekini sonuna dek soğurarak anlaşanlar da var.”

İnsanların süreklilik kazanan ilişkilerde girmek zorunda olduğu rollerin benimsenişi… Bu düşünce kalıbını zihnimde bir köşeye yerleştirip hakkında kendi cümlelerimi devreye sokmaya başladığımı farketmeden dökülüyordu cümleler. Sonrasında ben de bu düşünmeye sebebiyet veren adam gibi, ele aldığım kavramları çok daha farklı kavramlarla çok daha farklı noktada bitirdiğimi farkettim.

Hissedebilmek adına -ama dost ama sevgili ama kan bağıyla birleştiklerimiz- yaşadığımız ilişkilerimizin kilit noktası süreklilik. Hislerimizin peşinde, yorulduğumuzu anlamadan koşan bizler, bu sürekliliğin peşini hiç bırakmayacak şekilde yolumuzu çiziyormuş ve çizmeye de devam edecekmiş gibiyiz. Düşüncelerimizin patronu olan bizler, hislerimizin de patronuyuz ve bu sürekliliği sağlayan ucun bir noktasını oluşturanlarız. Ama şanslıyız buna ulaşıyoruz, ama değiliz başka maceralara uzanıyoruz. Fakat çabamız hep aynı kalıyor. Ben kendi dünyamda, birbiriyle çok az kelime alıverişinde bulunsa dahi birlikte çok şeyi anlamlandırabilecek insanların samimiyetine her zaman bir tık daha yakın olacağım konusunda genel – geçerliği oluşturmuş biriyim sanki. Hislerden bahsediyorsak şayet, kelimelerin anlamları o kadar içselleşmeli ki, kimi anlarda içselleştirdiğimiz bu kelimeler gözlerimize yansımış olup orada hayat bulmalılar. Hissetmenin asıl özü elbette ki kelimeler… Ve kelimeler ki, bizi biz yapan yegane şey. İşte tam da bu noktada, his kelimesini kelime bazında hafife indirgemeyip, ağızdan dökülen yerine gözlere yansımayı tercih eden olarak betimlemeliyiz. Ne zaman ki içselleştirdiğimiz kelimeler karşımızdaki insana ulaşmak için doğru yola sapacak, işte o zaman gerçek anlamda hissetmek neymiş anlayacağız.

Fakat hissiyatın tadına, tüm yerinden çıkmış taşlara takılıp ayak bileğini burkan insanlar olarak ne kadar kolay varabiliriz? Bu da düşüncenin bir başka ayağı.

Ama sanıyorum ki bir parça umut, tüm ihtiyacımız olan.

Ve umudun ezeli dostu, inanç…

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here