Bilgi paylaştıkça çoğalır

 

Korkup kaçtığın ve kaçarken de düştüğün her noktayı evin sanıyorsun.

Ama değil.

Tombul bir solucan gibi büzüşüp, bitişinle başlangıcını birleştirmeyi öğrendiğin günden beri sıfır noktasının hacimsizliğine kaptırıyorsun kendini. Kendinden aldığını yine kendine veriyorsun. Ruhun beyninden başlayıp üşüyen beyaz topuklarına değin volta atarken içinde -çünkü ben ruhu, insan kalıbından çıkmış bir kurabiye gibi düşünemem- kendinle çarpışıyorsun.

Sahi sen kimsin?

Dünyanın çekirdeğinde durmaksızın yanan ve her yumuşak esintide harlanan ateşten, tıpkı çocukluğunun Hıdırellez gecelerindeki gibi, atlamaya cesaret edemezsen sıcaklığın öpücüklerini nasıl hissedeceksin? Nasıl bırakacaksın kendini yavaş yavaş yaklaştığın ve ısının gevşeyen kaslarına söylediği tınılı ninilerle kontrolünü kaybettiğin ateşin havayı bulandıran alevlerine? Bırakırsan yanar mısın yoksa?

Kendini bırakmadan bilebilir misin peki?

Yine bir cenin gibi kıvrılıp tüm hacimsizliğinle yatarken nemli toprağın üzerinde, gözleri ve parmakları meraktan açılmış neşeli bir çocuğun ön bahçeden getirdiği doğru denemeyecek kadar eğri, köşeli denemeyecek kadar kavisli bir zeytin dalıyla beyaz buruşuk bedenini alıp burnunun hemen ucuna getirerek koklayacağı ihtimali gelmiyor mu hiç aklına?  Koklamakla kalmayıp başını ayaklarından ayırmak için zeytin dalının sivri ucundan yararlanabileceği? Başarısızlıkla sonuçlanan her acemice girişimin ardından üşüdüğünü düşünerek, gazete kağıtları ve gizlice alınmış baba çakmağı ile yaratılan kısa ömürlü bir ateşin üzerine -minik bedenini koruyacak bir uzaklıkta- tutup, seni ısıtmayı deneyebileceği?

Hatta beyaz teninin pembe pembe kızarmaması için siyah dumanlı ateş ile senin arana kendi elini koyabileceği?

Gelmiyor mu hiç aklına?

Korkup kaçtığın ve kaçarken de düştüğün her noktayı evin sanıyorsun.

Evini dev bir alev topuna kaptırdığın için.

 

Oysa her ateş şiddetine göre bir uzaklık gerektirir.

Yaklaşmadan anlayamıyorsun.

 

Fatma Nur Kaptanoğlu

 

 

 

 

 

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konu“Büyük, Güzel ve Muzaffer”
Sonraki konuBir Kültür’dür BEYOĞLU..
Dünya masallarını anlatmakta ünlüymüş. Ünlü dediysek, kendi mahallesinde. Duyumlara göre Tezer Özlü severmiş çokça. Arada Kafkalığı tutarmış, bazen kendi kendine sayıklarmış, bazen de bilinmeyen dillerle konuşurmuş. Edebiyat bitirmiş, öykü yazmış, roman okumuş.

1 yorum var

  1. Bir şeyi yapsam mı yapmasam mı diye düşündüğüm anın veya anların sonrasında, yaptığımda onu şimdiye kadar hiç ama hiç pişman olduğumu hatırlamıyorum. Öncesinde, niyeyse insan; kendini tutmaya çalışırken, geri adım atmayı düşünürken; pişman olacağını sanıyor. Çok mantıksız, dediğim gibi pişman olmuyorsan, olabilecek bir durumda da değilsen, eninde sonunda da onu yapacaksan zaten niye böyle düşünüyorum ki? Niye böyle düşünüyorsun ki? Niye böyle düşünüyoruz ki? Çevremiz mi etkiliyor bizi böyle? Bütün geri adımlarımız aslında başkalarının adım atmadıkları zamanların, cesaret edemedikleri anların yansımaları mı acaba? Aslında asıl pişmanlık, yani yapamamaktan kaynaklanan sanki yaptığının sonuçlarıyla yer değiştiriyor aklında. Toplumun kendi psikolojik çıkmazlarında oluşturduğu duyarlılık, minik oyunlar oynuyor bize. Bu bir açıdan güzel, çünkü böyle bir şey olmasaydı, bu konu hakkında farkındalık edinip bunu anlatamayacaktım muhtemelen. Bir açıdan da kötü, ne kadar uzaklaşmaya çalışsan da bir şekilde benzemeni sağlıyorlar demek ki.. hainler.. sevdiklerinden yapıyor da olabilirler.

Bir yorumda siz bırakın

Please enter your comment!
Please enter your name here